Ezan oldum dinmedim, bayrak oldum inmedim, şehit oldum ölmedim. Adım Müslüman soyadım Türk benim...
Neler yeni
ULVİ HOCAM NURKUL HOCAM 1825 GÜN 5 YIL OLDU LÜTFEN GELİN SİZİ ÇOK ÖZLEDİK.

MEVLANA HALİD ZİYAUDDİN BAĞDADÎ (Kuddise Sirruh)

#1
MEVLANA HALİD ZİYAUDDİN BAĞDADÎ (Kuddise Sirruh)

Mevlânâ Hâlid hazretleri zahirî ve bâtınî ilimleri zâtında toplamakla "iki kanatlı" mânâsına zül'cenahayndir. Büyük bir âlimdir, itikadda mezhebi Eş'arî, tarîkatı Nakşbendî-Müceddidî, meşrebi Kadirî, Sühreverdî, Kübrevî ve Çeştî'dir. Bu beş tarikattan da icazetlidir. Nesebi Hazret-i Osman'a varır. Babası, Hazret-i Osman neslinden Hüseyin bin Ahmed'dir. Ecdadından olan Pîr Mîkâil hazretleri ekrad arasında "Altıparmak" diye bilinir.
Mevlânâ Hâlid hazretleri ilimde yüksek derece sahibi, sarf, nahiv, mantık, aruz, münazara, belagat, bedî, hikmet, kelâm, usul, hesab, hendese, usturlâb, hey'et, hadis ve tasavvuf ilimlerinde deniz gibi âlimdir.
Muhtereme annelerinin nesebi, Hazret-i Fâtıma neslinden Pir Hızır hazretlerine dayanır.
Mevlânâ Hâlid, 1190 bin yüz doksan senelerinde Baban sancağı'nın Karadağ kasabasında dünyaya gelmiştir. Burası Süleymaniye'ye beş mil mesafededir. (Süleymaniye, Musul vilayetinde. Musul'un ikiyüz otuz kilometre güneydoğusunda, Bağdad'ın ikiyüz yetmiş kilometre kuzeydoğusunda, İran sınırından kırkbeş kilometrelik mesafede iki dağ arasında uzanmış bir ovada bulunan sancak merkezi bir kasabadır. (Kamusu'l-a'lâm.)
Bu kasab da birden fazla medrese bulunup birçok bahçeleri ve tatlı su pınarları vardır.
Hâlid orada yetişti. Medreselerinin bir kısmında Kur'an'ı, Şafiî fıkhını, sarf ve nahvi öğrendi. Daha bulûğa ermeden akranını geride bıraktı. Bununla beraber nefsini terbiyeye, zühde, açlığa, az uyumağa, haramlardan çok sakınmağa, Suffe ashabının hallerine uyarak kendi haline yaşamağa azmetti.
İlim tahsili için birçok beldelere yolculuk edip ulûm-i nâfiayı, zahir ilimleri öğrendi. Kendi memleketine yakın yerlerde bulunan birçok muhakkik şeyhlerden ilim tahsil etmiş, sonra Süleymaniye'ye gelerek hikmet okumuş, sonra memleketine dönerek hakikat meydanında zamanının âlimlerini geride bırakmıştır. Müşkil ibarelerden ne sorulursa sorulsun derhal cevap verirdi. Çok kuvvetli bir hafızası, harikulade bir zekâsı vardı.
Harikulade ilmiyle meşhur olup şöhreti bütün dünyaya yayıldı. Birçok medreselerin müderrisliği kendine verildiyse de "bu makama layık değilim" diyerek kabul etmedi.
Sonra Sendec taraflarına giderek hendese ve hey'et (yani geometri ve astronomi) ilimlerini büyük âlim Muhammed Kasım Sendecî'den ikmal edip memleketine döndü.
Süleymaniye'deki âlim şeyh Abdülkerim, bin ikiyüz onüçte vefat ettiğinde onun yerine müderris olup ilim okutmaya başladı. Dünya ve ehline meyletmeyip Cenab-ı Hakk'a ibadet ve ubudiyet yolunda istikametini muhafaza etti.
Allah'ın hükümlerini tebliğde hiç kimseden yılmadı ve korkmadı. Sözü tesirli, sireti makbul idi. Azimetle amel ederdi. Emsali ona hased ederlerdi. Fakr u kanaati şiar edinmiş, sabır hasletiyle aziz olmuştu. Vakitlerini istiğrak halinde yaptığı ibadetleriyle geçirirdi.
Bin ikiyüz yirmide içini haccetmek ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in mübarek Ravza-i Mutahharesini ziyaret etme iştiyakı sardı. Mâsivâdan sıyrılarak Allah ve resulü yolunda hicrete koyuldu. Haleb-Şam yoluyla Hicaz'a gitti. Bu beldelerde bulunan meşhur muhaddislerle musahabe eyledi. Onlardan hadis dinledi. Hadis dinlediği Şeyh Muhammed Kezberî, Mevlânâ Hâlid hazretlerine Kadiriyye tarikatından icazet verdi.
Mevlânâ Hâlid, Medine-i Münevvere'ye varınca Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'! bir kaside ile medheyledi. Bir müddet orada kaldı. Adeta Mescid-i Nebevi'nin bir güvercini oldu.
Mevlânâ Hâlid hazretleri anlatırlar:
"Medine-i Münevvere'de iken nasihatından istifade edeceğim bir zât aradım. Birini buldum. Onu, abdest alırken gördüm. Önce ayağını, sonra kolunu, daha sonra yüzünü yıkadı. Kendi kendime: "Bu adam daha abdest almayı bilmiyor!" dedim. Bana sert sert baktı ve dedi ki: "Mekke'ye vardığın zaman böyle şeylere karışma!"
Kim olduğunu sordum. Yemenli imiş. Bir büyük zât imiş. Bir cahilin bir âlimden rica edeceği şekilde nasihat istedim. Birçok nasihatten sonra buyurdu ki: "Mekke'de şeriatın zahirîne muhalif bir iş ve hareket görürsen inkâra kalkışma!"
Sonra Mekke'ye, Harem-i şerife vardım. O zâtın nasihatıyla amel etmeyi uygun gördüm. Bir deve kurban etme sevabını almak için erkenden Harem'e girdim, Kabe'ye doğru oturup Delâil okumaya başladım.
Karşıma siyah sakallı, avam kıyafetinde, Beytullah'a arkasını dönmüş, yüzünü bana çevirmiş bir adam gördüm. Onunla benim aramda kimse yoktu. İçimden: "Şu adamın terbiyesizliğine bak!" dedim. O adam bana: "Allah katında mü'mine hürmet Kabe'ye hürmetten daha makbuldür. Neden benim Kabe'ye arka dönüp sana yüzümü verdiğime itiraz ediyorsun? Medine'de sana söylenen sözü ne çabuk unuttun!?" dedi.
O zâtın evliyaullahdan olduğuna şüphem kalmadı. Kendisini gizliyor diyerek ellerine kapandım. Kusurumun affını rica ettim. Beni Hakk'a irşad etmesini taleb ettim. Buyurdu ki: "Senin fütuhatın burada değildir." Ayağını kaldırıp Dehlâ'yı gösterdi. Bir baktım Dehlâ'yı gördüm. Gözümün önünden gitmedi. Devamla dedi ki: "Orada sana işaret gelir. Senin fütuhatın orada olacaktır."
Haremeyn'de beni maksuduma irşad edecek bir zât aramaktan vazgeçip haccımı ikmal ederek Şam'a vardım. Oradaki âlimler ile ikinci defa teşerrüf ettim. Bana karşı kalblerinde muhabbet uyandı."
Mevlânâ Hâlid hazretleri, ondan sonra memleketine dönüp zühdünü artırdı. Bugüne kadarki hasenatını seyyiat saydı.
Şah Abdullah Dihlevi hazretlerine bağlı müridlerden birisi gelip Mevlânâ Hâlid hazretleriyle görüşerek, şeyhinin Nakşî tarikında bulunup, peygamber ahlâkı ile ahlâklanmış, ilmiyle amil bir mürşid-i kâmil bulunduğunu, şimdi Cihanabad'da ikamet ettiğini, muradıma orada nail olacağımı anlatarak: "Yürü, onun hizmetine kavuşmak için yolculuk edelim" dedi.
Bu müridin sözü canına işleyip gitmeğe karar verdi. Müderrislik vazifesini terkederek bin iki yüz yirmi dörtte develerle ıssız sahraları geçerek Tahran'a vardılar. Orada İsmail Kâşi isminde bir müctehidle görüşerek uzun tartışmalardan sonra onu susturmuş, İsmail Kâşî de talebelerine "Bizim delilimiz kalmadı" demiş.
Sonra Bestam'a varıp Sultanü'l-ârifin Bâyezid Bestâmî hazretlerini ziyaret ederek farsça bir kasideyle medheylemiş, Markan, Simnan ve Nişabur'a uğrayıp oradaki Allah dostlarını ziyaret etmiş, sonra İmam Ali Rıza'yı ziyaret edip bir kaside ile medhetmiş, o kasideyle de Tuş şairlerini suskun etmiş, Tuş şehrinde birçok bid'atler bulunması sebebiyle çok durmayıp geçmişti.
Sonra Herat'a varmış, oranın ulemasıyla görüşmüş, imtihan meydanında onlarla muhavere etmiş, Afgan uleması Mevlâna Hâlid'i "sahili olmayan bir okyanus"a benzetmişler, hepsi de hakkı teslim etmişlerdir.
Oraya da veda edince birkaç mil ötede acaib haller müşahede etmeye başladı.
Oradan bir mağaraya geldiler. Afgan'ın genç haricilerinin mağarası olup şerlerinden kendi haricîleri bile titrermiş. Oradan geçip Kandehar, Kabil ve Daru'l-ilimde müşavere ettiler. Buradaki âlimler Mevlâna Hâlid'i korkunç bir sel ve şiddetli bir yağmur gibi buldular.
Oradan diğer bir kasabaya vardılar. Orada muhakkik âlim Şeyh Muhammed Senâullah Nakşbendî'nin yanına varıp ondan dua ve yardım taleb etti. Mevlâna Hâlid diyor ki: "O gece rüyamda dişlerini yüzüme geçirip beni çekmeye başladıysa da ben gitmedim. Sabaha çıkınca huzura vardım, rüyamı söyledim." Buyurdular ki: "Allah'ın bereketiyle kardeşimiz seyyidim Şeyh Abdullah Dihlevî hazretlerinin hizmetine git diyerek "senin maksudun onun vasıtasıyla hasıl olacaktır" buyurdu.
Ben anladım ki şeyhimin himmetinin cazibe kuvveti beni kendine Cez-betmiştir.
İniş-yokuş demeden uzun mesafeleri katederek Dehlâ'ya, Cihânâbâd'a vardık. Yola çıktığımızdan bir sene sonra vasıl olmuşuz. Varacağımıza kırk konak kala nefahat ve işaretleri gelmeğe başladı. Ben oraya varmadan has ihvanına geleceğimi haber vermişler.
Mevlâna Hâlid kuddise sirruh, Dehlâ'ya girdiği gece arapça bir kaside ile, bir sene süren yolculuğunu, o meşakkatten kurtulduğunu ifade ile şeyhini medhederek himmetini taleb ile Cenab-ı Hak tarafından kabulünü rica etmiş, matlubuna vasıl olduğun için şükrünü Allah'a arzeylemiştir.
Mevlânâ Hâlid, şeyhine vasıl olduktan sonra yol ihtiyaçlarından artan neyi varsa hepsini fakirlere tasadduk etti. Sonra Hind diyarında şeyhlerinin şeyhi, tarikatlerinin kutbu, yaratıkların gavsı, hakikatlerin madeni, kâmil ve mükemmil şeyh Abdullah Dihlevî kuddise sirruh hazretlerinden feyz aldı.
Orada telkin olunan zikir ve mücahede ile beraber zaviyenin hizmetiyle meşgul olmuş, beş ay geçmeden de ferd-i kâmil olmuştur. Allah bunu dilediğine verir, O'nun fazlı büyüktür.
İftihar edilmez, zira bir lûtf-i ilâhîdir. Sâliklerden bazıları bir anda vâsıl olur, bazıları bir saatte, bazıları bir günde, bazıları bir haftada, bazıları bir ayda veya birkaç senede vâsıl olurlar. Minhâcü'l-âbidin kitabında bunlar anlatılmıştır.
Abdullah Dihlevî kuddise sirruh hazretleri mübarek eliyle ihvanına yazdığı mektubunda Mevlânâ Hâlid kuddise sirruh hazretlerinin fenâ-yı tam ve bekâ-yı tam ile maksuduna vasıl olduğunu beyan etmişlerdir.
Mevlânâ Hâlid kuddise sirruh hazretlerine Nakşî, Kadirî, Sühreverdî, Kübrevî ve Çeştî olmak üzere beş tarikattan hilafet vermişlerdir. Şeyhinin işaretiyle âlim ve fazıl Abdülaziz Hanefî en-Nakşbendî'yi ziyaretle Kütüb-i Sitte'den icazet aldı. Bu zat, Mevlânâ Hâlid'i icazetnamesinde "Hak yolunda yüksek himmet sahibi" diye medheyledi. Ondan sonra hadis ve tefsirden de icazet vermiştir.
Bir sene hizmet ettikten sonra irşadla vazifeli olarak memleketine dönmek için izin verildi. Abdullah Dihlevî hazretleri, Mevlânâ Hâlid hazretlerini dört mil mesafeye kadar uğurladılar. Karadan ve denizden gitmek suretiyle elli günde memleketine ulaştı. Bu elli gün içinde bir şey yemedi ve su içmedi. Zikir ve ibadetle gıdalandı.