Ezan oldum dinmedim, bayrak oldum inmedim, şehit oldum ölmedim. Adım Müslüman soyadım Türk benim...
Neler yeni
ULVİ HOCAM NURKUL HOCAM 1825 GÜN 5 YIL OLDU LÜTFEN GELİN SİZİ ÇOK ÖZLEDİK.

CÜBBELİ HOCA DAVASINDA YAŞANANLAR OLMAZ BU KADAR DEDİRTTi

#1
CÜBBELİ HOCA DAVASINDA YAŞANANLAR OLMAZ BU KADAR DEDİRTTİ

Cübbeli Hoca 27 Eylül’de gönderdiği mektupta mahkeme sürecinde yaşanan çarpıklıkları yazdı. Bakın Cübbeli Hocamızı içeride tutmak için neler yapılıyor neler…


1) Benim yargılanma sürecimde gözden kaçan birçok husus olmuştur ki, şimdi bunları maddeler halinde serdedeceğim. Tabi ki bunların bir kısmını gazeteler ve internet haberleri açıkladı, bir kısmını da şimdi benden duyacaksınız, sonra haberlerde görürseniz şaşırmayın.


a) Savcı mâdure denilen kızları 45 gün nezarette tutuldukları süre içinde bir kere bile dinlememiş, ifadelerini almadan beni tutuklatmış. Anlayacağınız ben 10 aydır polisin aldığı hem de polisin tercümanlık yaptığı ve kızın, avukatının gönderdiği resmi ifadesinde belirttiği üzere; kendisinin boğazı sıkılıp, duvara çarpılarak ve avukat hakkı engellenerek zorla imzalattırılan ifade nedeniyle tutuklu bulunuyorum ki siz Ârifan Dergisi’nin bu ayki sayısında bu ifadeyi, resmi mühürlü belgesiyle okuyabilir ve şüphe edenlere okutabilirsiniz.
Dolayısıyla bazı gazetelerin yazdığı gibi, kız ifadesini değiştirmemiş, özgür ortamda gerçek ifadesini vermiştir. Şimdi bu savcının ve hazırladığı evrakla beni tutuklayan hakimin polis ifadesiyle yetinmeyip “Şu kızları bir de biz dinleyelim, Cübbeli Hoca gibi birini insan ticareti gibi rezil bir suçtan tutuklayacağız, kızlar bir gün sonra deport (sınır dışı) olsunlar da karar mercii olan bizler onları avukat haklarını kullandırarak serbest halde dinleyelim” demeden beni hapse atmaları, bırakın ilahi hukuka, şu andaki merî hukuka uydu mu?! Uymadıysa bu bir zulüm olmadı mı?!
İnsan sadece ifadenin avukatsız alınmasından ya da tercemeyi yeminli tercümanın değil de polisin yapmasından bile şüphe edip kendisi dinlemek istemez mi?!
Nitekim polisin uyguladığı şiddet bazen kameralara bile yansımaktadır. Düşünün kamera olmayan yerde neler yapılmaktadır.
Bu polislerin zorla imzalattığı ifadeyle mi ben namussuz olacağım da onlar sütten çıkmış ak kaşık sayılacaklar ve hâlâ Talha Alp gibiler bana: “Senin bu suçu yapıp yapmadığın belli değil” diye şüpheyle bakabilecekler. Demek onun gibiler işkenceci polislerin düzeneklerine, benim “İmansız öleyim ki yapmadım” şeklindeki göğü yere indirecek nitelikte ağır olan yeminimden daha fazla itimat etmişler.
Oysa ulemâ: “Bir kimse din kardeşinin 70 tane kusurunu görse hepsine tahammül eder. Ya da her biri için bir mazeret arar, ayıbını kapatır. Bu kusurlar için bir özür bulursa tamam demektir, bu onun için yeterlidir. Eğer bulamazsa ‘Muhtemelen benim bilmediğim bir özrü vardır’ der” buyurmuşlardır.
Öyle olsun. Ama şunu bilsinler ki yarın bir gün onların başına bir iftira gelse biz dinimize bağlılığımız gereği onların yeminine bile lüzum hissetmeden sadece sözlerine inanacağız, şahidi olmadığımız konuda onların aleyhine kimseyi tasdik etmeyeceğiz. Şahidi olduğumuz bir konu dahi olsa Ehl-i Sünnet inancına halel getirmeyecek amelle alakalı bir mevzu ise onu internetlerde dillendirerek teşhircilik ve fitnecilik yapmayacağız. Rabbim cümlemizi nefsimizin kıskançlığı yüzünden İslam ahlakını çiğnemekten muhafaza eylesin. Âmîn!
b) Bu şimdiki mahkeme nisan ayında mahkeme günü beklenmeden Fas’a yazı gönderilmesi için karar aldı. Sonra 21 haziran günü beni tahliye etmemesinin gerekçesi olarak “Fas’a yazı gönderdik, cevabını bekliyoruz” diye yazdı ama sonra anlaşıldı ki meğer bunlar Fas’a yazı göndermemişler, böylece benim mahkememi 3 ay sonraya attıkları bir yana bütün milleti yazı gönderdik diye bekletmiş oldular.
Hatalar bununla da kalmamış, mahkemenin tebliğini kızın Türkiye’deki adresine yollamışlar. Halbuki kızın Türkiye’de olmadığını biliyorlar, sonra 450 sayfalık dosyayı yeminli tercümana çevirtmişler ama 21 haziranda “Yazının cevabı gelmeden tahliye edemeyiz” dedikleri yazıyı 10 temmuzda ancak yeminli tercümandan teslim almışlar ve Adalet Bakanlığına göndermişler. Ama şimdi adalet bakanlığı “Tercüme eksik” diye mahkemeye geri yollamış.
Anlayacağınız daha yazı Ankara’ya geri gidecek de orası kabul edip Fas’a gönderecek. Orada kızlar mahkemeye çıkacak, o ifadeler buraya gelecek… “Ölme eşeğim ölme. Yağmur yağacak da otlar bitecek, sen de yiyip yaşayacaksın” kabilinden işler yapmışlar.
Peki bu sefer 21 eylülde tahliye etmezken ne gerekçe açıkladılar? “Deliller toplanmadı” dediler. Sanki delilleri toplamak benim işim. Kendi yazman gerekeni yazma, yazınca da eksik yaz. Delillerin toplanmaması yüzünden beni yine tahliye etme. Olacak iş mi bu?!
Oysa o kızlardan Fas mahkemesinde alınması beklenen ifadeler bu zaman zarfında onların avukatları vasıtasıyla resmi belge vasfına hâiz şekilde benim avukatıma gönderildi. Avukat Ârifan Dergisi’nde yayınlanan bu belgeleri mahkemeye bayramdan önce verip deliller tamamlandı diye tahliye talep ettiği halde reddedildi. Bayramdan sonra bir üst mahkemeye bu deliller arz edildi, onlar da reddettiler.
Hem “Deliller toplanmadı” diyorlar, hem delil toplamıyorlar, hem de gelen delile itibar etmiyorlar. Bu son mahkemede de emniyete yazı yazmışlar ki izin verilsin de bu kızlar mahkemeye gelsinler diye. Bu kadar zulümden sonra para versen gelirler mi?! Değilse avukatları gelsin diye bizden mahkemede talep ettiler. Biz de “İnşâallâh getirtilsin” dedik.
Şimdi kırk gün daha ileri attılar. Bakalım 2 kasımda ne bahane bulacaklar? Adamlara bir şey denmiyor ki. Lâ yüs’el (yaptıklarından sorulmayan) adamlar.
Özel yetkilileri kaldıranlar ve “Bunlar devlet içinde devlet oldu” diyenler, isabetli bir kararla bu yetkileri kaldırdılar ama eski dosyaları onlarda bırakmaları mantıklı olmadı. Çünkü bunların kaldırılma sebebi eski dosyalardaki yanlışlarıydı. Adaletin temini için eski-yeni ayırt etmeksizin tüm dosyalar bunlardan alınmalıydı.
Osmanlı imparatorluğu bir müjdeci rüya ile kuruldu. Şöyle ki Nihat Sami Banarlı’nın “Tarih ve Tasavvuf Sohbetleri” isimli eserindeki nakline göre;
Sultan Osman, bir gece Şeyh Edebâlî’nin evin¬de yatıyordu. Rüyasında Edebâlî’nin koynundan doğan bir ayın, dolunlaşarak kendi koynuna girdi¬ğini gördü. O anda Osman Gazi’nin belinden bir ağaç yükseldi, büyüdü, büyüdükçe yeşillendi, güzel ve ulu bir ağaç oldu.
Dallarının gölgesi bütün dünyayı örtüyordu. Ağacın çevresinde dört sıra dağlar vardı. Bunlar; Kafkaslar, Atlaslar, Toroslar ve Balkanlar’dı. Ağacın köklerinden Dicle, Fırat, Tuna ve Nil çıkıyordu. Bu ırmakların deniz gibi üzerlerinde gemiler vardı. Tarlalar başaklarla, dağlar orman¬larla örtülüyordu. Vadilerde şehirler vardı. Kubbe¬lerinde hilaller yükselen camiler, sayısız minarele¬rinden ezanlar okuyan müezzinler vardı.
Ezan sesleri, ağaç dallarındaki kuş sesleriyle bir¬leşirken ağacın yaprakları kılıçlar gibi uzamaya başladı. Bir rüzgâr, bütün yaprakları İstanbul’a çe¬virdi. İstanbul iki deniz arasında, iki fîrûze ile iki zümrüt arasına oturtulmuş bir elmas gibiydi ki dünyayı kuşatan bir ülke halinde görülen iri bir yü¬züğün en kıymetli taşını teşkil ediyordu. Osman Gazi parmağına bu yüzüğü takarken uyandı. Rüyasını büyük şeyhe anlattı. Şeyh Edebâlî, bu rüyanın manasını anladı. Kızını Osman Gazi’ye verdi ve tarih, rüyada görüldüğü gibi oldu.
Evet, bu devlet böylece kuruldu ama adaletle devam etti. Hepimizin bildiği bir mesele var ki Osmanlı askerleri kul hakkında girmemek için seferlerde yedikleri meyvelerin parasını dallara asarlarmış. Biz de bunu atalarımızla gurur tablosu olarak konuşur dururuz ama bu meyvelerin sahibinden izinsiz yenmesinin caiz olup olmadığını hiç düşünmeyiz. Belki adam para karşılığı da olsa satmayacak. Osmanlı yönetimi böyle yapan askeri bir daha sefere çıkartmazdı.
Nitekim nakledildiğine göre Kanuni’nin Avusturya’ya yaptığı seferlerin birinde ordu düşmana doğru ilerlerken, gayr-i müslimlerin köyle¬rinden de geçiliyordu. Kanuni mola verdiği bir sırada H¬ristiyan bir köylü, huzuruna geldi ve: “Sultanımız! Askerle¬rinizden birisi bağımdan üzüm koparmış ve yerine de pa¬rasını asmış. Size teşekkür ve tebrike geldim” dedi.
Bunun üzerine Kanuni Sultan Süleyman Han derhal o askeri buldurtup seferden menetti. Buna hayret eden Hristiyan köylüye de: “Askerin hali, zafer ve nusretin ilk adımıdır. Eğer o asker, parayı üzümünü aldığı asmaya bağlamamış olsaydı, bu ordunun adı zalimler ordusu olurdu ve o askerler büyük bit cezayı hak ederlerdi. O parayı as¬maya bıraktığı için ağır cezadan kurtuldu ancak sahibinden izinsiz mal aldığı için seferden men cezasına çarptırıldı” dedi.
İşte onun için Kanuni gibi zatlar 46 sene hüküm sürdüler. Adalet kaim olursa devlet daim olur. Yöneticiler bizzat zalim olur veya zalimlere göz yumarlarsa o zaman iktidarı uzun olmaz ve halka saadet bahşetmez. Aksine onların döneminde işlenen zulümlerin neticesi huzursuzluk, fitne fesat, zam zulüm, terör kan, güvensizlik, iç ve dış savaş tehlikesi gibi felaketler olur. Artık böyle bir düzenin devam etmesi nasıl beklenebilir? İnsan iktidarını değil, dinini ve adaletin temini düşünmelidir.
Hazreti Mikdad (R.A) ‘ın en bariz vasıflarından biri, haksızlığa uğrayan bir kimse gördüğünde ona yardım etmekti. Haksızlığa hiç tahammül edemezdi. Bir gazâ esnasında birlik kumandanı askerlere: “Kimse hayvanlarını otla¬ğa çıkarmasın” şeklinde bir emir vermişti.
Askerlerden birisi her nasılsa bu emri duymamıştı. Hayvanını otlağa saldı. Bunu öğrenen kumandan hiddetlendi ve askeri dövmeye başladı. Bu durumdan haberdar olan Hazreti Mikdad kumandana gitti ve: “Ne hakla adamcağıza dayak attın?! Vallahi sen ona ne kadar vurduysan, onun da o kadar sana vurması lazımdır” dedi.
Kumandanın bu büyük sahabiye saygısı sonsuzdu. Bu sebeple teklifine rıza gösterdi. Fakat asker kumanda¬nı affetti. Bunun üzerine Mikdad (Radıyallâhu Anh): “Allâh’tan ümidim, İslam’ın aziz kalmasıdır. Ben öleyim ama İslam’ın zillete düştüğünü görmeyeyim” dedi.
Siz yine benim kullandığım dille değil de daha yumuşak ve hürmetli bir dil kullanarak tanıdığınız tanımadığınız yetkililere bu durumu anlatarak nehy-i anil münkere yani zulüm gibi bir yasağı engellemeye niyet edin de bari kendinizi bu zulme rıza gösterme zulmünden kurtarın.
Zira hadîs-i şerîf ve rivayetlerde: “Küfre rıza küfür, zulme rıza da zulümdür. Zulüm ise kıyamet günü zulümattır.” Yani “Büyük karanlıklar halinde zalimin karşısına çıkacak ve onu şaşkın bir halde bırakacak” buyrulmuştur.
Rabbim Tebârake ve Te‛âlâ cümlemizi nefsimize ve gayrimize zulmetmekten de, zulme rıza göstermekten de, zalime destek olmaktan da muhafaza eylesin. Âmîn! Milyon kere âmîn!
2) Bu mahkemede Karagümrükçüler ilk olarak dinlendi. Baktım hepsi çok az sorgulandılar ve verdikleri cevaplar hiç irdelenmedi. Az kalsın kalkıp: “Hakim bey! Huzurunuzda Karagümrükçüler’den özür dilemek istiyorum. Çünkü benim özel yetkilide yargılanmam için bir çeteye dahil edilmem gerekiyordu. Yoksa normal mahkemede yargılanacaktım. Meğer bu arkadaşların hiç suçu yokmuş. Benim biriyle yarım dakikalık telefon konuşmam sebebiyle onlar da suçlanarak benim yüzümden sorgulanıyorlar. Yazık oldu, onlara acıdım” diyecektim.
Bir de mahkeme sonunda dalga geçer gibi “Bizden bir isteğin yok mu?!” demez mi?! Kalktım:
«حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكيِلُ.»
Dedim. Bu sefer “Yani Allâh’tan istiyorsun, bizden istemiyorsun. Bunu böyle kaydedeceğim” dedi. Ben de: “Allâh bize yeter, O ne güzel vekildir, avukatlardan daha hayırlıdır. Bunu kayda geçirmekte ne sakınca var?! Öylece yazdırın” dedim. Talu Hoca’nın sürekli sorduğu gibi “İyi demiş miyim?”
3) Yaşadığım süreç benimle uğraşanların hâlâ beni büyük gördüklerini ve ona göre hazırlık yaptıklarını bir daha ortaya koydu. Evvelce de neler yaptılar?! 28 şubatta da Akit Gazetesi’nde askeriye aleyhine yazan bunca yazardan hiçbiri içeri düşmezken, onlar yüzlerce davadan takipsizlik alırken sade benim ve Mehmet Kutlular abimin aylarca mahpus kalmamız, Milli Güvenlik Kurulu’nda Erbakan Hoca’nın benim külliye sohbetlerim izlettirilerek sıkıştırılması, vakfımın kapatılması, külliyeme el konulması, Fatih Müftülüğü’ndeki fahri imamlık dosyamın kaybedilmesi, Fetih Mescidi’nde beş vakit namaz kılınmasının yasaklanması, babamın iflas ettirilmesi, hakkımda Andıç yayınlanarak düğün salonlarında konuşmamın dahi yasaklanması, hatta o dönemdeki Sabah Gazetesi’nin haberine göre bu durumun Amerika’daki bir kuruluş tarafından gözlenip benim 28 şubat’ın baş mâduru ilan edilmem, bütün bunlar bir arada düşünüldüğünde düşmanların en çok zararı kimden gördüklerini iyi tahlil ettikleri ve ona göre o kişiyle hukuksuz yöntemlerle öldüresiye uğraştıkları daha iyi anlaşılacaktır.
Tabi şimdi 28 şubat dosyalarını karıştıranların benim mâduriyetlerime tanık oldukları halde bana itibar kazandırmamak için benden bahsetmediklerini müşahede etmem beni üzmektedir.
Evvelce istihbaratta olan Bülent Orakoğlu’ndan bir kanalda 28 şubat sebeplerinin en mühimlerini sayarken “Çavuşbaşı Dosyası” diye bahsettiğini bizzat duymuştum. Şimdi kendisiyle bu konu görüşülüp bilgisine başvurulsa, içinizde tanıyan varsa bunu yapsa memnun olurum.
Zaten Andıç belgesi bana bir yerden gelmişti ki o dönemde Akit bunu yayınlamıştı. Bir de Sabah Gazetesi’nden o Amerika’daki kuruluşun haberinin yazısını biriniz eski arşivden buldurup bana bildirirseniz çok sevinirim. Rabbim her işte akıbetlerimizi güzel eylesin, cümlemizi ve sevdiklerimizi dünyanın rüsvaylığından, âhiretin azabından muhafaza eylesin. Âmîn!
 
#3
:52: