mucahid67
Çavuş
Arasât meydânına (mevkıf) ve (mahşer yeri) de denir. Burada bulunanların nasıl da’vet edileceklerini âlimlerimiz başka başka söyledi. Tefsîrlerde anlatildigi gibi, sahîh hadîslerde de bildirilmişdir. Allahü teâlânin en önce hükm edecegi, kâtillerdir. Ve en önce ecrlerini verecegi kimseler de îmâni dogru olan a’mâlardır. Evet! Bir münâdî nidâ eder ki: (Dünyâda görmekden men’ olunanlar nerededirler?) Onlara denilir ki: (Siz Allahü teâlânın cemâline bakmağa herkesden dahâ çok lâyıksınız). Bundan sonra cenâb-ı Hak, onlara hayâ mu’âmelesi eder de (Sağ tarafa gidiniz!) buyurur.
Bunlar için bir sancak bağlanıp Şu’ayb “aleyhisselâm”ın eline verilir. Şu’ayb “aleyhisselâm” onlara imâm olur. Onlarla berâber, nûr meleklerinden, hesâbsız melek vardır. Adedlerini Allahü teâlâdan başka kimse bilmez. Onların yanına varırlar. Ve sırâtı yıldırım gibi geçerler. Sabrda ve hilmde onlardan herbiri, Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü anhümâ”[1] ve ona bu ümmet içinde, benzeyen kimseler gibidir.
Bundan sonra (Belâlara sabr edenler nerededir?) diye nidâ olunur. Ve meczûmîn ya’nî cüzzâm denilen miskin hastaları ve sârî hastalıklara yakalanmış olanlar getirilir. Allahü teâlâ, onlara selâm verir. Onlar dahî sağ tarafa emr olunurlar. Onlar için de, yeşil bir sancak bağlanır. Eyyûb “aleyhisselâm”ın eline verilir. Eshâb-ı yemînin imâmı olur. Mübtelâ olanın sıfatı sabr ve hilmdir. Ukayl ibni Ebî Tâlib “radıyallahü anh” ve bu ümmetden Onun emsâli gibi olanlar böyledir.
Bundan sonra nidâ olunur ki: (İslâm düşmanlarının yalanlarına, iftirâlarına aldanmayıp, Ehl-i sünnet i’tikâdına sımsıkı sarılan ve bu doğru îmânını ve nâmûsunu kemâl derecede muhâfaza eden îmânlı ve iffetli gençler nerededirler?) Bunlar da getirilir. Allahü teâlâ bunlara da selâm verip, merhabâ, der. Ve murâd buyurduğu kelâm ile iltifât eder. Bunlara dahî (Sağ tarafa gidiniz) buyurur. Bunlar için de, bir sancak bağlanıp Yûsüf “aleyhisselâm”ın eline verilir. Yûsüf “aleyhisselâm” onların imâmı olur. Böyle gençlerin sıfatı harâmlardan, yabancı kadın ve kızlardan sakınmakdır. Râşid bin Süleymân “rahimehullahü teâlâ” ve bu ümmetden onun emsâli gibi olanlar böyledir.
Bundan sonra bir nidâ dahî çıkar ki: (Allahü teâlâ için birbirlerine muhabbet edenler ve müslimânları sevenler ve kâfirleri, mürtedleri sevmiyenler nerededir?) denir. Onlar dahî Allahü teâlânın huzûruna götürülür. Allahü teâlâ, onlara da merhabâ deyip, ne murâd buyurur ise, onunla iltifâta mazhar olurlar. Sağ tarafa gitmeğe emr olunurlar. Allahü teâlânın düşmanlarını sevmiyenlerin sıfatı da sabr ve hilmdir ki dünyevî sebeblerden dolayı mü’minlere ne darılırlar ve ne de kötülük ederler. Hazret-i Alî “radıyallahü anh” ve bu ümmetden Ona benzeyenler bunlardandır.
Bundan sonra, bir nidâ dahî çıkar ki: (Allahü teâlânın korkusundan harâm işlemiyenler ve ağlayanlar nerededir?) denir. Onlar da götürülür. Bunların gözyaşları, şehîdler kanı ve ulemânın mürekkebi ile dartılır. Gözyaşı ağır gelir. Bunların da sağ tarafa gitmesi emr olunur. Onlar için her renkle süslenmiş bir sancak bağlanır. Zîrâ bunlar, muhtelif harâm işliyenlerin arasında bulunduğu, Allah rahîmdir, afv eder diye aldatılmağa çalışıldığı hâlde, harâm işlememişlerdi. Çeşidli günâhlardan sakınarak Allahü teâlânın korkusundan ağlamışlardı. Meselâ, biri Allahü teâlânın korkusundan, biri dünyâya düşkün olmakdan ve öbürü pişmânlıkdan ağlamışdı. Bunların sancakları Nûh “aleyhisselâm”a verilir. Âlimler onların önlerine geçmek isterler. (Bunların ağlamalarının Allah için olmasını biz öğretdik) derler. Bir nidâ gelir ki: (Yâ Nûh, olduğun gibi dur!). Nûh “aleyhisselâm” hemen durur. O cemâ’at de Onunla berâber dururlar.
Ehl-i sünnet âlimlerinin mürekkebi ile şehîdlerin kani dartilir. Âlimlerin mürekkebi agir gelip, sag tarafa emr olunurlar. Şehîdler için de safranli bir sancak emr olunur. Yahyâ “aleyhisselâm”ın eline verilir. Yahyâ “aleyhisselâm” önlerinden gider. Âlimler önlerine geçmek istiyerek derler ki: (Şehîdler bizim ilmimizden ögrenerek çarpişdilar. Biz onlardan ileri gitmege dahâ ziyâde lâyikiz). Bu zemânda Allahü teâlâ lütfünü ortaya koyup, meâlen buyurur ki: (Âlimler benim yanimda Peygamberlerim gibidir). Âlimlere hitâben: (Dilediginiz kimselere şefâ’at ediniz) buyurur. Âlimler, ehl-i beytine ve komşusuna ve mü’min kardeşlerine ve talebelerinden kendilerine tâbi’ olanlara şefâ’at ederler.
Şöyle ki, âlimlerden her biri için bir melege nidâ etdirilir. Melek insanlara bagirir ki: (Filân âlime Allahü teâlâ şefâ’at etmekle emr eyledi. Kim ki onun bir işini görüverdiyse, yâhud bir lokma yemek yidirdiyse, yâhud bir içim su verdiyse, yâhud kitâblarini yaydi ise, onlara şefâ’at edecekdir) der. O âlime bir iyilik yapanlar, kitâblarını dağıtanlar kalkarlar. O âlim de, o kimselere şefâ’at eder.
Hadîs-i şerîfde bildirildi ki, en önce şefâ’at edenler Resûllerdir. Sonra Nebîler “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât”, sonra Âlimlerdir. Âlimler için bir beyâz sancak bağlanır. İbrâhîm “aleyhisselâm”a verilir. İbrâhîm “aleyhisselâm” gizli ma’rifetleri ortaya çıkarmak bakımından Resûllerin en ileride olanıdır. Bunun için sancak kendisine verilir.
Bundan sonra yine bir münâdî nidâ eder ki: (Nafakası için hergün çalışıp terliyen ve kazandığı ile kanâat eden fakîrler nerededir?) denir. Fakîrler de Allahü teâlânın huzûruna götürülür. Allahü teâlâ taltîf edip, (Merhabâ ey dünyâ kendileri için zindân olan kimseler) buyurur. Bunların da Eshâb-ı yemîn (Cennet ehli) ile berâber olmaları emr olunur. Bunlar için de, bir sarı sancak bağlanıp, Îsâ “aleyhisselâm”ın eline verilir. Îsâ “aleyhisselâm” bunlara imâm olur.
Bundan sonra yine bir münâdî nidâ eder ki: (Agniyâ ya’nî şükr eden, mallarini, paralarini, dînî kuvvetlendirmek, müslimânlari zâlimlerden korumak için veren zenginler nerededir?) denir. Onlar da götürülür. Onlara ihsân etdigi şeyleri cenâb-i Hak, beşyüz sene ta’dâd etdirir. Ya’nî zenginlik ile ne yapdıklarının hesâbını sorar. Bunlar için dahî renklerle bir sancak bağlanıp Süleymân “aleyhisselâm”a verilir. Süleymân “aleyhisselâm” bunlara imâm olur. Bunlara da, Eshâb-ı yemîne ulaşmalarını emr buyurur.
Hadîs-i şerîfde bildirildi ki, dört şey, dört şeye şehâdet etmelerini taleb ederler. Malları ile, mevki’leri ile müslimânlara eziyyet edenlere nidâ olunur ki, (Sizi Allahü teâlâya ibâdetden ne mal meşgûl etdi?). Onlar der ki: (Allahü teâlâ bize mülk ve rütbe verdi. Bizi onlar, Allahü teâlânın hakkını yerine getirmekden men’ eyledi). Yine onlara (Mal mülk cihetinden siz mi büyüksünüz, yoksa Süleymân “aleyhisselâm” mı büyükdür?) denir. Onlar (Süleymân “aleyhisselâm” büyükdür) derler. (Öyle ise, onu benim için ibâdet etmekden, o mal mülk men’ etmedi de sizi mi men’ etdi) buyurur.
Bundan sonra, (Ehl-i belâ nerededir?) denilir. Onlar da getirilir. Onlara denilir ki: (Sizi Allahü teâlâya ibâdetden men’ eden şey nedir?) Onlar da derler ki: (Allühü teâlâ, bizi dünyâda derdlere, sikintilara mübtelâ kildi. Onun için zikrinden ve hakkiyle ibâdetden mahrûm olduk). Onlara denilir ki
Bundan sonra (Gençler ve memlûkler ya’nî köle ve câriyeler nerededir?) derler. Onlar da, Allahü teâlânın huzûruna getirilir. Onlara denilir ki; (Sizi Allahü teâlâya ibâdetden men’ eden şey nedir?). Onlar da, (Allahü teâlâ bize cemâl ve güzellik verdi. Onunla aldandik, gençlik zevklerine daldik. Gençlik bizde hep kalacak sandik. Allahü teâlânin dînini ögrenmedik. Hakkini yerine getiremedik) derler. Memlûkler de (Kölelik ve câriyelik ve beğlere kulluk etdik. Dünyâ büyüklerine tapındık. Din câhili kaldık. Aldandık. Yâ Rabbî, Senin hakkını yerine getirmekden mahrûm olduk) derler. Onlara hitâben denilir ki; (Siz mi, yoksa Yûsüf “aleyhisselâm” mı dahâ güzel idi?) Onlar (Yûsüf “aleyhisselâm” idi) derler. (Öyle ise, hazret-i Yûsüfü, kul itâ’atinde iken hakkullahı ikâme etmekden hiç birşey men’ etmedi de sizi mi etdi) denir.
Bundan sonra (Çalışmıyan, tenbel, fukarâ nerededir?) diye nidâ olunur. Onlar da götürülür. Onlara da, (Sizi Allahü teâlâya kulluk vazîfesini yapmakdan men’ eden nedir?) denilir. Onlar (İş yapmadık. San’at öğrenmedik. [Kahvelerde, sinemalarda, maçlarda vakt geçirdik.] Allahü teâlâ da, bizi dünyâda fakîrlik ile mübtelâ kıldı. Fakîrlik ve tenbellik bizim kulluk vazîfemizi yapmamıza mânî’ oldu) derler. Onlara hitâben, (Siz mi dahâ fakîrdiniz, yoksa Îsâ “aleyhisselâm” mı?) diye süâl olunur. Onlar da (Îsâ “aleyhisselâm” bizden dahâ fakîr idi) derler. (Öyle ise, o kadar fakîrlik Onu kulluk vazîfelerini yapmakdan, din bilgilerini yaymakdan men’ etmedi de, sizi mi men’ etdi?) denir.
Bir kimse bu dört şeyden birine yakalanirsa, bunlarin sâhibini düşünsün! Peygamberimiz “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” düâsında (Yâ Rabbî! Zenginlik ve fakîrlik fitnesinden sana sığınıyorum) diye düâ ederdi.
Îsâdan “aleyhisselâm” ibret alınız ki, dünyâda birşeye mâlik olmadı. Bir yün cübbeyi yirmi sene giydi. Seyâhati esnâsında, ancak bir bardak ve bir kara kilim ve bir tarağı vardı. Birgün, birinin, eli ile su içdiğini gördü. Bardağı atdı. Birgün de, bir adamın eliyle sakalını tararken gördü. Tarağı da atdı. Der ki, benim hayvanım ayağımdır. Evim mağaralardır. Yiyeceğim yerin otlarıdır. İçeceğim ırmakların sularıdır. [Hâlbuki, islâm dîni böyle değildir. Çalışıp halâl kazanmak ibâdetdir. Çok çalışıp, çok kazanmak ve kazandığını, islâmiyyetin emr etdiği iyi yerlere vermek lâzımdır.
(Râmûz-ül-ehâdîs)de yazılı hadîs-i şerîfde buyuruldu ki, (Eshâbım için, fakîr olmak se’âdetdir. Âhir zemânda gelecek olan ümmetim için, zengin olmak se’âdetdir.) Şimdi âhir zemândayiz. Günâh işleyenlerin, fitne çikaranlarin, ibâdetlere bid’at karışdıranların çoğaldığı bir zemândayız. Bu zemânda halâlı, harâmı, bid’atleri ve küfre sebeb olan şeyleri ögrenmek ve bunlara uymak ve halâl yoldan kazanarak zengin olmak büyük ibâdetdir. Kazandigi ile fakîrlere ve Ehl-i sünnet bilgilerini yayan müslimânlara yardim etmek büyük se’âdetdir. Bu se’âdete kavuşanlara müjdeler olsun!]
Allahü teâlânin indirdigi ba’zı suhûflarda da bildirilmişdir ki, (Ey Âdem oğlu! Hastalık ve günâh işlemek hayât hâllerindendir. Müte’ammiden [kin güderek] adam öldürmenin keffâretinden, hatâen öldürmenin keffâreti ehven görülür, buna kısâs olunmaz ise de, bu da çok kötü işdir. Bundan da sakın!)
Büyük günâhların sâhibinin kalbinde îmân varsa, azâbdan sonra şefâ’ate kavuşur. Allahü teâlâ, onlara ikrâm eder. Binlerce sene geçdikden sonra, onlari Cehennemden çikarir. Hâlbuki, Cehennemdekilerin derileri yandikdan sonra, tekrâr yaratilmakdadir. Hasen-i Basrî “rahmetullahi aleyh”,[1] (Keşke ben, böyle olan kişi olsaydim) buyururdu. Şübhe yokdur ki, Hasen-i Basrî “rahmetullahi aleyh” âhiret hâllerini iyi bilen bir zâtdır. Kıyâmet gününde, bir müslimân getirilir. Onun hiç hasenesi (iyiliği) yokdur ki, mîzânında ağır gelsin. Allahü teâlâ, onun îmânına hürmeten ona rahmet olarak buyurur ki: (İnsanlara git, sana hasene ve sevâb verecek bir kimse ara. Onun ikrâmı sebebiyle Cennete giresin!). O kimse gider. İnsanlar arasında arzûsuna kavuşduracak bir kimse arar. Hâlini anlatacak bir kimse bulamaz. Kime söyler ve sorarsa: (Benim de mîzânımın hafîf gelmesinden korkuyorum. Ben senden dahâ çok muhtâcım) der. Bu hâline çok üzülür. Yanına bir kişi gelerek, (Ne istiyorsun?) der. Bu da, (Bir haseneye [sevâba] muhtâcım. Onu belki bin kişiden istedim. Her biri behâne edip esirgediler) der. Bu kişi, ona der ki, (Allahü teâlânın huzûruna vardım. Sahîfemde bir sevâbdan başka sevâb bulamadım. O da beni kurtarmağa yetmez. Onu sana hibe edeyim. Benden onu al!). O kimse, ferah ve sevinçli olarak gider. Allahü teâlâ, o kulun hâlini bildiği hâlde, (Nasıl geldin?) diye süâl eder. O kişi ile olan mâcerâyı haber verir. O hasenesini veren kulu da Allahü teâlâ huzûruna çağırır. Buyurur ki: (Îmân sâhiblerine benim keremim, senin kereminden, ihsânından dahâ çokdur. Din kardeşinin elinden tut, Cennete gidiniz).
Mîzânın iki gözü berâber olup, sevâb gözü ağır gelmezse, Allahü teâlâ buyurur ki: (Bu, ne Cennet ehlindendir, ne de Cehennem ehlindendir). Bunun üzerine, bir melek; bir sahîfe getirip seyyiât [günâh] kefesi üzerine kor ki, onda yalnız (üf) yazılmışdır. O göz hasene üzerine ağır basar. Çünki (üf) lâfzı, anaya, babaya isyân kelimesidir. Kişi bununla, Cehenneme atılması emr olunur. O kişi ise, iki tarafa bakınır. Allahü teâlâ tarafından kendisinin çağrılmasını talep eder. Allahü teâlâ bunu çağırır. Ve der ki: (Ey âsî kul! Niçin seni çağırmamı istiyorsun?) O kul: (Yâ Rabbî! Anladım ki anama babama âsî olduğum için Cehenneme gideceğim. Onların azâbını bana ilâve buyur da, (Onları Cehennemden azâd et!) deyince, Allahü teâlâ buyurur ki: (Anana babana dünyâda âsî oldun. Âhıretde ikrâm etdin. Onların elinden yapış da, Cennete götür).
Cennete gönderilmiyenleri melekler yakalarlar. Çünki melekler, âhıret ahkâmını çok iyi bilirler. Hattâ, âhıretden nasîbi olmıyan bir kavme nidâ olunur ki, bunlar âhıretin odunudurlar. Cehennemi doldurmak için halk olundular. Onlara hitâben Allahü teâlâ Sâffât sûresi yirmidördüncü âyetinde meâlen, (Onları durdurun, onlar süâl olunacaklardır) buyurur.
Bunlar habs olunurlar. Tâ ki, kendilerine, Sâffât sûresi yirmibeşinci âyet-i kerîmesinde meâlen, (Size ne oldu ki, birbirinize yardım etmiyorsunuz?) buyuruluncaya kadar kalırlar. Böylece, teslîm olurlar. Günâhlarını i’tirâf ederler ve hepsi Cehenneme gönderilirler. Bu şeklde ümmet-i Muhammedin büyük günâh işliyenleri getirilir. Ihtiyâr, genç, erkek, kadin nerede ise hepsi bir araya toplanir. Cehennemin bekçisi olan (Mâlik) onlara bakdigi vakt der ki: (Siz, eşkiyâ zümresindensiniz. Ammâ görüyorum ki, ne eliniz baglanmiş ve ne de yüzünüz kararmiş. Sizden güzel kimse Cehenneme gelmedi). Onlar da (Yâ Mâlik! Biz Muhammed aleyhisselâmin ümmetiyiz. Lâkin işledigimiz günâhlar Cehenneme sürükledi. Bizi birak da günâhlarimiza agliyalim) derler. Mâlik onlara: (Aglayiniz! Fekat şimdi size aglamak fâide vermez!) der.
Nice orta yaşlilar (derdlerim, sikintilarim artdi!) diyerek aglarlar.
Bir ihtiyâr erkek ellerini beyâz sakali üzerine koyup (Âh gençlik geçdi. Elem, üzüntü artdi. Zelîl oldum,